Han

En Güzel Edep Güzel Ahlaktir...!
Kullanıcı
Katılım
20 Ocak 2021
Mesajlar
7,620
Tepkime puanı
6,991
Puanları
0
Konum
Huzur🧿
Cinsiyet
Erkek
Türkiye Türkçesi Batı Türkçesinin III. Dönemini oluşturur. Ömer Seyfettin ve arkadaşlarının konuşma dilinden yeni bir yazı dili oluşturmak amacı ile "Genç Kalemler" dergisinde başlattıkları "Yeni Lisan Hareketi" (1911) bu dönemin başlangıcı kabul edilir. Bu hareketin temsilcileri "Milli bir edebiyat meydana getirmek için önce millî bir dile ihtiyaç vardır." görüşünden hareketle şu ilkeleri benimsemişlerdir:

Arapça ve Farsçadan Türkçeye giren dil bilgisi kuralları ve bu kurallarla yapılan bütün tamlamalar kaldırılmalıdır.
Dilimize Arapça ve Farsçadan girmiş kelimelerle yapılacak isim ve sıfat tamlamaları, Türkçenin kurallarına göre düzenlenmelidir.
Yazı dili ile konuşma dili arasındaki büyük farklılıkları kaldırmak için yazı dili konuşma diline yaklaştırılmalı, İstanbul konuşması yazı dili olmalıdır.
Bu ilkelerden yola çıkarak taklit değil, yeni ve millî bir edebiyat meydana getirilmelidir.
Türkiye Türkçesinin gelişimi içinde bu hareketten sonra en ayrıntılı çalışma Dil Devrimi'dir. 1928'de Harf Devrimi'nin yapılması ve 1932'de Türk Dil Kurumu'nun kurulmasıyla Türkçe, çok yönlü ve sistemli bir biçimde ele alınarak sadeleştirilmiş ve olgunlaştırılmıştır.

Türkiye Türkçesi


Türkiye Türkçesi Batı Türkçesinin üçüncü devresidir. Bugün de devam eden bu devre 1908 meşrutiyetinden sonra başlar. Bu yeni devrenin 1908 meşrutiyetinden sonra başlayan ve Cumhuriyete kadar devam etmekte olan İlk safhası Türkiye Türkçesinin başlangıç devri mahiyetindedir. Bu kısa devirde çok sür'atli bir biçimde ortaya çıkan yeni yazı dilinin yanında Osmanlıca henüz tamamiyle sahneden çekilmiş değildir.

Fakat tam mânasiyle son günlerini yaşamakta ve umumî dil olmaktan çıkarak muayyen kalemler tarafından tutulmağa çalışılan hususî bir dil durumuna düşmüş bulunur. Hâsılı bu devir, Osmanlıcanın son örnekleri ile Türkiye Türkçesinin ilk örneklerinin yan yana bulunduğu devirdir.

Osmanlıcanın bu son örneklerine yeni dil gittikçe fazla sokulduğu gibi, yeni dilin ilk örneklerinde de bazı Osmanlıca unsurlar, eskimiş bazı kelimeler, bazı terkipler görülmektedir. Yukarıda da söylediğimiz gibi değişiklik bir neslin hayatı içinde ortaya çıktığı için Osmanlıcadan yeni dilin ilk örneklerine bu biçimde ufak tefek taşmalar olmuştur.

Fakat yeni dil bu küçük taşmalardan bu ilk devre içinde kendini sür'atle kurtarmış, temiz Türkçenin sayısız örneklerini vererek Osmanlıcayı kısa sürece gerilerde bırakmıştır, öyle ki Cumhuriyet devri başlarken Osmanlıca artık çoktan ölü bir dil hâline gelmiş ve yazı dilinin bütün ufukları Türkiye Türkçesine açılmış bulunuyordu.

Türkiye Türkçesini Osmanlıcadan ayıran belli başlı hususiyet onun yabancı unsurlar karşısındaki durumudur. Dilin iç yapısı, yani Türkçe bakımından Batı Türkçesinin bu iki devresi arasında bir devre farkı olmadığını, bu iki devrenin yabancı unsurlar bakımından ayrı devreler teşkil ettiğini yukarda da açıklamıştık. Yabancı unsurlar bakımından bu iki devre arasında gerçekten büyük bir fark bulunmaktadır.

Bu farkın en ehemmiyetli tarafı terkipler bakımından olan ayrılıktır. Türkiye Türkçesi ter-kipsiz Türkçedir. Türkiye Türkçesinin en belirli vasfı budur. Bu bakımdan Türkiye Türkçesi Batı Türkçesinin en temiz devridir. Az ve basit olmakla birlikte Eski Anadolu Türkçesinde de yabancı terkipler vardı. Osmanlıca tam men temelsiyle terkipli dil demektir. Türkiye Türkçesi ise Türk yazı dilinin bu Arapça, Farsça terkiplerden kurtulmuş olduğu mes'ut devridir.

Bir dil yabancı bir dilin tesirinde kalabilir. Bu tesir lügat hazinesinde, yani kelime sahasında kaldığı müddetçe ne kadar aşın olursa olsun dil için bir tehlike teşkil etmez. Fakat kelime sahasını aşar ve kelime guruplarına, cümle sahasına el atarsa dilin yapısı tehlikeye girer, dilin gidişi çığırından çıkar. Dilin, yapısını ayakta tutabilmek üzere bunlara mukavemet edebilmesi için çok sağlam bir bünyeye sahip bulunması lâzımdır. Osmanlıcada Türkçeye korkunç bir nisbette karışan Arapça ve Farsça terkipler de bu biçimde kelime sahasında kalmayan, cümle sahasına giren yabancı unsurlardı.

Türkçenin bünyesi çok sağlam olduğu için bunlara asırlarca mukavemet edebilmiş ve zamanı gelince onlardan kolaylıkla silkinerek kendi yapısıyla baş başa kalmıştır. Fakat bu yabancı unsurlar onun ifade beceriyi için çok zararlı olmuşlar, onun gelişmesine asırlarca çelme takmışlardır, işte Türkiye Türkçesini Osmanhcadan ayıran en büyük vasıf onun bu biçimde terkipsiz Türkçe olmasıdır. Bu nedenle Osmanlıcanın sonlan ile Türkiye Türkçesinin başlannda karşımıza çıkacak örnekleri de bu kıstasa göre ayırmak icap eder. Elimizdeki söz gelimi dili, terkipli ise Osmanlıca, terkipsiz ise Türkiye Türkçesidir.

Türkiye Türkçesi terkipler dışındaki yabancı unsurlar bakımından da Osmanhcadan oldukça farklıdır. Bir kere Türkiye Türkçesi Osmanhcadaki yabancı çekim edatlanndan, Arapça, Farsça çokluk yapmak gibi yabancı kaidelerden de kurtulmuştur. Sonra yabancı kelime sayısı büyük ölçüde azalmış ve azalmaktadır. Fakat, bir bölümü konuşma diline de yerleşmiş olduğu için, Türkiye Türkçesinde bugün hâlâ bir çok Arapça ve Farsça kelime vardır. Bu hususta Türkiye Türkçesi Batı Türkçesinin en temiz devri değildir.

Osmanlıca ile mukayese edilemeyecek kadar temiz bir durumda olmakla birlikte. Eski Anadolu Türkçesindrn daha çok yabancı kelime ihtiva etmektedir. Demek ki Türkiye Türkçesinde yabancı unsur olarak yalnız çok sayıda Arapça, Farsça kelime kalmıştır. Bu arada bazı terkipler de görülür, fakat bunlar tek kelime muamelesi gören klişeleşmiş şeyler olup sayılan da çok azdır. Türkiye Türkçesinin diğer devrelerden bir farkı da batı dillerinden bazı yabancı kelimeler almış olmasıdır.

Türkiye Türkçesinde cümle yapısı da çok büyük bir aydınlığa kavuşmuştur. Bu devrede Türk cümlesi eski devrelerdeki kanşık ve mânâsız uzunluğundan kurtulmuş, kısa, derli toplu, yanlışsız cümle hâline gelmiştir.

Osmanhcadan Türkiye Türkçesine geçiş, yazı dilini konuşma diline yaklaştırmak sureti ile olmuştur. Osmanlıca, konuşma dilinden çok uzaklaşmış oldukça sun'i bir yazı dili idi. Türk yazı dilini her zaman temiz kalan konuşma diline yaklaştırınca yazı dili kolaylıkla Türkçeyi bulmuş, ve sun'i Osmanlıca tarihe karışmıştır. Esasen Türkçeye sokulmuş olan yabancı unsurlar Arapça, Farsça gibi gerek menşe, gerek yapı bakımından Türkçe ile hiç bir ilgisi bulunmayan bir Sami, bir Hind-Avrupa dilinden gelme idi.

Bu nedenle bu unsurlar Türkçenin bünyesi içinde her zaman yabancı kalmış ve çok büyük bir sun'iliğe dayen temeln iğreti durumları, yazı dili konuşma dili kaynağına dönünce çabucak sarsılarak üçüzlü sun'i dil en kısa sürece yıkılıp gitmiştir. Yazı dili konuşma diline yaklaştırılırken tabii öteden beri kültür merkezi olarak Türkçe bakımından esasen yazı dilinin dayandığı konuşma diline sahip bulunan muhitin dili, yani İstanbul Türkçesi esas alınmıştır. Bu nedenle bugün Türk yazı dili, yani Türkiye Türkçesi nerdeyse istanbul konuşma dilinin, İstanbul Türkçesinin aynidir. Yazı ve konuşma dili olarak ikisi arasındaki fark en aşağı bir derecededir.

Hülâsa, en temel çizgileri ile belli başlı vasıflarını belirttiğimiz Türkiye Türkçesi bugün tanı bir özleşme, güzelleşme ve gelişme halindedir. Batı Türkçesi bu son devre ile çok hayırlı bir yola girmiş ve Türk yazı dilinin bütün gelişme ufukları açılmıştır. Kuvvetli bir yazı dili olmak üzere gelişme yoluna giren Türkiye Türkçesinin yürüyüş hızı devre boyunca memnunluk verici bir seyir göstermiş, 1928 'de eski harflerin terkedilınesin-den sonra ise büsbütün artmıştır. Bu devirde son dönemde bile arada sırada Osmanlıca bazı şiirler yazıldığı da görülmektedir. Fakat ölü dille yazılmış olan bu bir kaç şiir kuşkusuz ancak tarihî birer hatıradan ibarettir.

Bütün bu yukarıdan beri söylediklerimizi toparlayacak olursak, demek ki, Batı Türkçesi kendi bünyesinde birbirini takip eden ve birbirine geçmiş bulunan üç devreye ayrılmaktadır. Bu devrelerin birincisi olan ve iki asır devam etmekte olan Eski Anadolu Türkçesi Selçuklular, Anadolu beylikleri ve ilk Osmanlıların yazı dilidir, ikinci devre Istanbulun fethedilmesinden Osmanlı imparatorluğunun sonuna kadar imparatorluğun yazı dili olarak beş asra yakın bir ömür sürmüş bulunan Osmanlıcadır.

Üçüncü devreyi teşkil eden Türkiye Türkçesinin hayatı ise henüz yarım asrı geçmemiştir. Yani, Osmanlıca Batı Türkçesinin en uzun devresidir. Bu uzun devre Batı Türkçesinin ayni zamanda en güç devresidir de. Bu devir metinleri üzerine eğilirken üçüzlü yazı dilinde Türkçeden başka iki yabancı ortağın gerekli kaidelerini de bilmek lâzımdır. Türkçeye kendi kaideleri ile girmiş bulunan bu yabancı unsurlar, bir taraftan Eski Anadolu Türkçe'sinde görünmeğe başlamış olduğu, öte taraftan, kelime hâlinde de olsa, Türkiye Türkçesine de taşmış bulunduğu için bir dereceye kadar Osmanlıcadan önceki ve sonraki devreleri de ilgilendirirler. Osmanlıca-daki Arapça, Farsça unsurların mahiyetini öğrenmek ilk ve son devrenin yabancı unsurlarını da yakından görüp bilmek demektir.

Yani, Osman-lıcanın yabancı unsurlarını kavramakla bütün Batı Türkçesinin yabancı unsur durumu aydınlığa çıkmış olur. Türkçe bakımından ise Osmanlıca Türkiye Türkçesinden farklı olmadığı gibi, Eski Anadolu Türkçesine de bağlıdır. Bu yüzden onun Türkçe cephesini ele alırken Türkiye Türkçesi ile Eski Anadolu Türkçesini de ele almış oluruz. Hülâsa, Batı Türkçesinin en karışık ve güç devri olan Osmanlıcanın iç ve dış yapısını incelerken yalnız onun hudutları içinde kalmayarak bütün Batı Türkçesini göz önünde bulundurmak lâzımdır.

Prof.Dr.Muharrem Ergin
 
Üst
Alt