Paylaşımın Ve Sohbetin Tek Adresine HoşGeldin, Ziyaretçi!

Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için foruma kayıt olmalı ya da giriş yapmalısınız. Foruma üye olmak tamamen ücretsizdir.

Mananın Avucundaki Beden

  • Konbuyu başlatan Han
  • Başlangıç tarihi
  • Okuma süresi: 4:12
Ben, kırk yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olaylarla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış olan bir olayı nakletmek istiyorum.

Ankara, Kanser hastanesinde başhekim iken, Serap adında bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavî için yurt dışına gitmek istemesine rağmen bazı formaliteler sebebiyle o imkânı bulamamıştı. Serap’ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım ve kısa bir süre sonra da Allah’ın izniyle iyileştiğini gördüm. Ancak Serap’ın da diğer bütün kanserliler gibi ilk beş yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu.

Bir iş kadını olan Serap, dört yıl kadar sonra bir ihâle için İzmir’e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine altı saat kadar karda mahsur kalmış. Dönüşünden kısa bir süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı.

Serap, bacak kemiklerindeki metastaz dolayısıyla yürüyemez hale gelirken, hastalığının akciğerlerindeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu.
Evine gittiğim gün yine güçlükle konuşarak:

“Doktor bey, ben… size… dargınım” dedi.
“Niçin?” diye sordum.
“Siz… dindar… bir… insanmışsınız… Niçin… bana… da, Allah’ı… ölümü… ve ahireti… anlatmıyorsunuz?”
Dînî inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırmıştım. Onu üzmemeye çalışarak:
“Doktorlara ulaşmak kolaydır,” dedim. “Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın…”
Konuşmaya mecali olmadığından, “Ben o isteği duyuyorum” anlamında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbî tedavinin yanısıra, ebedî hayatın ve saâdetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve son günlerini yaşayan Serap için bu dersler “Hızlandırılmış eğitim”e dönüşmüştü. Anlattığım iman hakikatlerini bütün ruhuyla meze ediyordu ve arada bir soru soruyordu.

Vefatına bir hafta kadar kala:

“Doktor bey”, dedi. Ben… ölürken… ne söylemeliyim?”
“Kelime-i şehâdet getirmek gerekir,” dedim.
O haliyle tebessüm ederek yine başını salladı.
Çok ızdırabı olduğu için Serap’a sürekli olarak morfin yapıyor ve onu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek:
“Serap bir haftadır morfin yaptırmıyor,” dedi, “sabahlara kadar inliyor ve çok ızdırap çekiyor.”
Hemen evine gittim. İğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hâlâ unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.
“Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste “Muham-med” diyemezsem?”

İşte Serap böyle bir hammdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer birkaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç âdetim olmadığı halde Cuma gününe raslayan o gece istihareye yattım ve Serap’in âcizliği hürmetine olacak ki, salı gününe kadar yaşayacağına dair bir işâret sezdim.
“Ertesi gün ona:
“Hiç korkma” dedim. İğneyi vurdurabilirsin.”

Ve Serap bir vedâ niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu sordu: “Doktor bey… Azrail… bana nasıl… görünecek?”
“Kızım!” dedim. O bir melek değil mi? Hiç merak etme!”
Salı günü Serap’m ağırlaştığı haberini alınca hemen evine gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Aile tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:

“Serap, bir saat önce oksijen cihazmı attı ve “yataktan kalkması imkânsız” denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rek’at namaz kıldı ve Kelime-i şehâdet getirerek vefat etmeden biraz önce de:

“Doktor beye söyleyin,” dedi. “Azraü, onun söylediğinden de güzelmiş.” Serap, son yolculuğunu böyle tamamladı.
Bu hâdiseyi aile fertleriyle birlikte kaleme aldım ve onun son andaki mucizevî hallerini bir zabıt halinde tesbit ettim.
Serap’ı rahmetle anarken sizlere soruyorum sevgili okuyucularım: Doğduğu andan itibaren “Ümmeti, ümmeti!” diyen ve ümmeti için her zorluğa katlanan Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.) “Muhammed” ismini söyleyebilmek için, korkunç ızdıraplarına rağmen, morfin yaptırmayan bir insanı yalnız bırakır mı hiç?…
 
Tüm sayfalar yüklendi.

Konuyu Görüntüleyen Kullanıcılar (Toplam:0)