Paylaşımın Ve Sohbetin Tek Adresine HoşGeldin, Ziyaretçi!

Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için foruma kayıt olmalı ya da giriş yapmalısınız. Foruma üye olmak tamamen ücretsizdir.

Han

En Güzel Edep Güzel Ahlaktir...!
genel
Katılım
20 Ocak 2021
Mesajlar
7,476
Tepkime puanı
6,860
Puanları
113
Konum
Huzur🧿
Cinsiyet
Erkek

İtibar Puanı:

Atatürk 23 Nisan

23-Nisan-YaklaC59FC4B1yor.jpg


23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramıdır. Eski adı ile ‘Milli Hâkimiyet’ Bayramı. Bu ismin seçilmesi elbette bir tesadüf değildir ve ilk TBMM’nin açılması, Milli hükümetin işbaşına gelmesi, toplumun temsilcilerinin meclis çatısı altında buluşması, tek kişinin yerine toplumun iradesinin egemen olması, toplumun çoğulcu ve eşitlikçi yönetimlerden yana olması gibi bir çok sebepten ötürüdür.

Tarih itibarıyla henüz saltanat ve halifelik kaldırılmamış, savaşlar neticelenmemiş, inkılaplar hayata geçirilmemiş ve daha bir çok güçlük ile boğuşulur vaziyettedir.

Bir yandan sarayın işgal güçleriyle işbirliği, bir yandan sayısız ayaklanmalar, bir yandan işgalcilerin haksız ve zulme varan ilerleyişleri, bir yandan ekonomik ve askeri yokluklar, bir yandan geri kalmışlık ve en mühimi de beyinlerdeki karanlıkların sürüp giderken Milli Mücadeleye 19 Mayıs 1919’da adım atan heyet-i Temsiliye yani Temsil Heyeti, toplumun iradesini savunmaktan ve seslendirmekten yoksun saraya (saltanata ve hemde halifeye) net bir mesaj vererek hem toplumun iradesini ortaya koymuş ve hem de Cumhuriyet’in ayak seslerini duyurmuştur.

O zamanların mesele ve problemlerini o zamanın içerisinde anlamaya çalışmak lazımdır ki az önce yüzeysel bir izahla durumun vehameti ve koşulların çetinliği arz edilmiş olsa da durum esasında çok daha vahimdir. Benzin parası olmayan, otel diye tahta zeminli köhne barakalarda, saman yataklar üstünde, mum ışığında, çoğunlukla telgraf hakkı engellenerek, modern zamanların bir çok kolaylık ve imkânından yoksun bir ekibin vermiş olduğu bu mücadele bütün dünya'ya emsal bir başarıdır.

Başarıdır çünkü öncelikle saltanatın tüm baskısına ve aleyhte kampanyalarına karşın sesini duyurabilmiş, haklı davasını başta yurt içerisinde olmak üzere ülke dışına dahi duyurabilmiş, saray ya da hilafet kaynaklı (işbirlikçilerin ve işgalcilerin) yanlış ve moral bozan açıklamalarından hem haberdar olunmuş ve hem de işlerin doğrusu halka ulaştırılabilmiştir.

Düşünülsün ki halifenin ‘Milli mücadeleye katılanları din dışı gösteren’ tebliğleri işgal güçlerinin uçaklarıyla atılmış, telgraf hatları keyfi olarak kesilmiş, birkaç gazete hariç tüm basın saraydan yana tavır takınmıştır.

Halk korku ve endişe içindedir, cehalet, yokluk, açlık ve işgalcilerin zulümlerine içteki çeteler yoğun destek vermektedir, henüz kurumsallaşamamış Milli cephe (Heyet-i Temsiliye) her ne kadar iyi niyetli olsa da istediği başarıyı yakalamaktan uzaktır.

Bu yüzden Anadolu ve özellikle Ege bölgesi köylerinde tam bir işgalci katliamı, özellikle doğu illerinde tam bir ermeni soykırımı yaşanmaktadır.

Mustafa Kemal, işte bu karanlık tablo içinde bir umut olarak, Samsun’dan itibaren bir güneş gibi doğmuştur. Önce bölgesel başlayan Müdafa-i Hukuk teşkilleri yaygınlaşarak nihayet 23 Nisan 1920’de tam manasıyla Anadolu ve Trakya’ya yayılabilmiş, Anadolu’daki bu Meclis Meclis-i Mebusan yerine toplumun sesi olabilmiştir.

Misak-ı Milli’nin kabulüyle beraber TBMM etrafında kenetlenen Anadolu toplumunın, inanç ve maneviyatı idarecilerin ve bilhassa Mustafa Kemal’in dik duruşu ve cesur-akıllı-isabetli kararlarıyla, şaşmaz öngörüleriyle, Millete güven veren tebliğleriyle gün geçtikçe yükselmiş ve bir moral kaynağı olmuştur. O kadar ki bu milli uyanışın simgesi durumundaki “İzmir Marşı” İngilizlerin emriyle yasaklanabilmiştir.

Akıllarda olsa da o tarihlerde henüz bilerek telaffuz edilmeyen Cumhuriyet’in hemde temeli durumundaki bu ilk meclisin açılışı da elbette kolay olmamıştır. Her vilayetten temsilciler seçilmiş, meclise gönderilmiş, çoğu yol parası için sürülerinden birkaç hayvan satmak mecburiyetinde kalmıştır.

Mustafa Kemal’in çalışma odasında dahi, meclis genel salonunda dahi aydınlatmanın mum ve kandillerle, gaz lambaları ile yapıldığı düşünülürse, her akşam değişik yerlerden gelen acı haberlerin yorumlanmasında, tedbir getirilmesinde ve duyurulmasındaki güçlük ta anlaşılacaktır.

Yurdun tüm vilayetlerinden gelen vekillerin oluşturmuş olduğu Meclisin vekil tasnifine bakıldığında da her birinin yöresinde söz sahibi ve nispeten tahsilli ama tamamına yakınının fakir olduğu da görülecektir. Az istisna dışında tamamına yakını ise vatanseverdir, namusludur ve davaya inanmış vaziyettedir.

Sonrası gelişmeler ise çok daha çetindir. Evvela yürütme heyetinin teşkili, sonra bu meclisin meşruluğunun kabul ettirilmesi, Milli ordunun bu meclis emrine alınması, vergi ve basının, haberleşme ve ulaşımın TBMM denetimine sokulması elbette kolay olmamıştır.

Aynı zamanda dış basında merak uyandıran bu durum içinde görüşmeye gelen dış basın temsilcilerinin bıyık altından gülmeleri, o tarih itibarıyla bu Meclis teşkilinin hedeflerinin hayalden ibaret olduğuna inanmalarından dolayıdır.

Cumhuriyet’in ilan edildiği, saltanat ve halifeliğin kaldırıldığı zamana kadar yaşananlar ise bu meclisin harika başarısının eseridir. Gelirden yoksun, silahı noksan, kurumsallaşmasını tamamlayamamış, yurt geneline aynı inancı yayamamış, çete ve zulümlerle, ayaklanmalarla mücadelesini tamamlayamamış bir hükümetin hemde bir karşı taarruza, ulusal seferberliğe hazırlanması da bir başka mucizedir.

Öte yandan Kuvayi Milliye ile düzenli ordu arasındaki anlaşmazlıkların da bir ve birlikte olma fikrini geciktirdiği ortadadır. Dahası milletin maneviyatına Kur’an ile nüfus etmek mecburiyetindeki din adamlarının Kur’an dışı ve dinin aksine yayınını yaptığı fetvalar İstiklal Harbi’ne hazırlanan bir milletin akılını karıştırmaktadır.

Neyse ki Kur’an ile konuşan din adamları da vardır ve bunlar karşı fetvalarla halka gerçeği anlatmakta başarılı olmuşlardır. Kuvayi Milliye başındaki bazı kimseler ise Meclisin tüm barışçı ve birleştirici yaklaşımlarına rağmen aykırılıklarını kişisel hırslardan dolayı sürdürmüş ve malesef sonuçta işgal güçlerine katılmak mecburiyetinde kalmışlardır.

Milli ve tek elden idare edilen mücadelenin ne kadar gerekli ve bu işin ne kadar isabetli olduğu ise gelişmeler birer birer yaşandıkça anlaşılmaya başlanmış ve 1923 senesine gelindiğinde hem kazanılan zaferler, hem de fikirlerdeki ortak paydalar neticesi, Saltanat’ın kaldırılmasına bir tek kişi itiraz dahi edememiştir. Keza sonradan hilafetin kaldırılması dahi bir takım yobazların beklediği karşı çıkmayı gerçekleştirmek bir yana bütünüyle tevazu ve anlayış ile karşılanmıştır.

Tüm bu sessiz susuşlar ise hak ve adaletin, akıl ve bilimin, doğru ve güzelin Milli Mücadele ekiplerince yerine getirildiğinin ispatıdır.

Tekrar edersek 23 Nisan 1920 cuma günü, öncelikle Cuma namazı, sonra mevlit, sonra kurban kesimi ve sonra dualarla açılan İlk Meclis, toplumun sevinç gösterileri, kalplerde umut selleriyle hayata geçmiş ve o gün Milletin iradesi, bir tek kişinin hâkimiyeti fikrine galip gelmiştir.

Kaldı ki bu tek kişi toplumun iradesine karşı olmakla ve işgalcilerle makamını korumak adına işbirliği yapmakla kalmamış, halife sıfatıyla halka köle, kul yaklaşımı sergilemiş ve daha da ileri giderek İslam’la bütünüyle ters olarak “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” lakabını çekinmeden kullen temelbilmiştir. Bu sıfatın baştan sona ve itirazsız bir şirk hususu olduğu ise din âlimlerince malumdur.

Nitekim salten temeltın kaldırılmasıyla beraber Yurtta duramayan Padişah ve sonra hilafetin kaldırılmasıyla halife çareyi ülke dışına kaçmakta bulmuş, toplumun iradesine boyun eğmek yerine kişisel egemenliklerini öne çıkarmaktan vazgeçmemiştir.

Bir yandan saray ve İslam’ı savunmak iddiasındayken bir yandan camileri Fransızlara satabilme cesaretini gösteren bu kimselerin Milleti ve Dini idare edemeyeceği de zaten ortadadır. Çünkü gerek İstanbul’da olmaları ve gerekse işgal altında bulunmaları sebebiyle bağımsız karar verme yetisinden de mahrum bu kimselerin – Mebusan Meclisi dahil – istenilen direnişi göstermeleri de zaten imkansızdır.

Ankara’nın Cumhuriyet Türkiye’sinin başkenti yapılması ve ilelebet bunun değiştirilemeyecek olmasının yasalaştırılmasının sebeplerinden biri de budur. Hem Anadolu’nun kalbi durumundaki hem de askeri anlamda işgalden uzak bir şehir olan Ankara’nın düşman çizmeleri ile çiğnenmesi demek zaten tüm yurdun işgal edilmesi manasına gelir ki bu sebeple stratejik olarak Ankara’nın başkent yapılmasında kesin bir isabet vardır.

Ankara’nın o tarihlerde geri kalmış, kolay bir kasaba mahiyetindeki görünümüne rağmen başkent olarak tercih edilmesi esasında çok büyük bir cesaret örneğidir fakat hemde Ankara Ahi Cumhuriyeti’nden başlayarak, tren ulaşım hatlarına kadar, bir çok dini tarikatın varlığına kadar karar isabetlidir ve zaman bunu ispat etmiştir.

Nitekim kısa süre içerisinde Ankara kendinden beklenen hizmeti verebilmiş, güvenliği sağlayabilmiş ve başkent olmanın haklı gururunu yaşamıştır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün sonsuzluğa intikalinden sonra cenazesinin bu topraklara emanet edilmesi de bu haklı gurur neticesidir.

23 Nisan 1920 tarihi daha sonraları öncelikle ‘Milli Hâkimiyet’ bayramı olarak kutlanmış, bu kutlamalar esnasında özellikle şehit çocukları ön plen temel çıkartılmıştır. Sonraları Latife hanımın da çabalarıyla Çocuk Esirgeme Kurumunun bir yardım toplama günü (ve balosu) halini alan bu 23 Nisan kutlamalarında çocuk öğesinin ön plen temel çıkması sonraki senelerde Milli Hâkimiyet ve Çocuk Bayramı adını almasına sebep olmuştur. Nitekim halen bayram hem egemenlik ve hem de çocuk başlıklarında kutlanmaktadır.

Konuya yalnızca bir çocuk bayramı olarak bakmak bu sebeple yanlıştır. Çünkü en temel ve ilk tema çocuktan da evvel ‘HAKİMİYET’ temasıdır ki bu tema millidir. Tam bağımsızlık ve milli egemenlik için yola çıkan Ulusal iradenin kalesi durumundaki Meclisin gayret ve teşebbüsleri hep bu iki dava uğrunadır.

Çocuklarla ilişkilendiren bayram fikrindeki isabet ise çok yönlüdür ve öncelikle şehit çocuklarına sahip çıkmak parolasıyla başlayan bu bağ sonradan tüm çocukları kapsamış, Cumhuriyet gençliğe emanet edilirken, yarının gençleri durumundaki çocuklar ise unutulmamıştır.

23 Nisan’ın adındaki milli mesaj ise şudur; Türkiye Cumhuriyeti, tüm teşkil ve fertleriyle tüm yasa ve kurumlarıyla milli egemenlik, ulusal tam bağımsızlık ve yalnızca toplumun iradesi temelleri üstünde yaşamaya devam edecektir. Yarınlar gençliğe ve çocuklara emanettir. Umut ve zafer dolu mazimizin en şanlı günlerinden olan 23 Nisan yalnızca bir meclis açılışı değil Millet iradesinin hayata geçirilmesidir.

Meclisin ilk zaman duvarlarında yazmakta olan yazı bir çok okuyucu tarafından malum değildir. O duvarlarda Hakimiyet Milletindir ifadesinden de önce yazılı olan şey Hakimiyet ve Hükmün yalnızca Allah’ta olduğuna dairdir ki iki ifade de aynı men temelya çıksa da, önceki ifade laiklik ilkesinden önceki ibaredir.

Laiklik ilkesi en temelyasamıza bir madde olarak girene dek ülkenin laik yönetiminden söz etmek elbette imkânsızdır. Laiklik ile kast edilenler kısmen ilk meclis tarafından yerine getirilmeye çalışılmışsa da asıl yasalaşma çok sonraları yapılmıştır. Bu yasalaşma ise Meclisin ve Cumhuriyet’in bekası için elzemdir ve bugünlerin refah Türkiye’sinin temeli durumundaki Atatürk ilkelerinin belki de en mühim ilkesi Laiklik kavramıdır.

Şimdilerde laikliği dinsizlik saymakta tereddüt etmeyenler şunu hatırlamalıdır ki ilkenin yasalaştığı zaman aralığında meclisteki din adamlarının sayısı, bu günkü meclis içerisindeki din kaynaklı ya da temelli vekil sayısından çok daha fazladır. Onlarca uygun görülen ve dinsizlik olarak nitelendirilmeyen durumun aradan 100 yıl geçtikten sonra dine aykırı gibi gösterilmek istenmesi zaten komediden ibaret, mesnetsiz bir gayedir.

Mühim olan Meclisin ifade ettiği men temel ve maneviyattır.

İlk Meclisin köhne bir binada vekilleri bir araya getirerek Anadolu toplumunın sesi olmaya gayret etmesi yalnızca Salten temelta bir başkaldırı olmakla tercüme edilemez. Bu başkaldırı hemde ve aslen toplumun sesi olmakla, bağımsızlık ve egemenliği sonuna dek savunmaya hazır ve istekli olunduğunu izahla açıklanmak zorundadır.

Başlangıçta salten temelta karşı gösterilen dik duruşun hilafet için gösterilmemiş olmasındaki en temel sebep ise an itibarıyla önceliklendirme ve toplumumuzun hazırlanması, başarılacak işlerin tamamlanması sürecine bağlı bir ötelemeden ibarettir. Yoksa Milli Mücadele dava insanlarının hilafet ile alakalı karar ve dilekleri sonradan gerçekleşmiş değildir. Olan yalnızca hilafetin kaldırılmasını ertelemek ve önce Milli hususlarda başarı kazanmaya odaklanmaktır.

Bu sebeple 23 Nisan’ı “Çocuk bayramı” diye algılamak oldukça yanlıştır. Bu bayram aslen “MİLLİ HAKİMİYET” bayramıdır ve öyle de kalacaktır.

Milli egemenlik temasını 23 Nisan’dan silmeye çalışmak ve olayı yalnızca Çocuk Bayramına çevirmek ilk Meclisin maneviyat ve mevcudiyetine saygısızlıktır.

Bu husus dikkat edilmeli ve kutlamalar bu doğrultuda yapılmalıdır.

Elbette çocuklarımız her şeyin en güzeline layıktır. Elbette Atatürk çocukları geleceğin güvencesidir. Elbette dünyada kendine bayram armağan edilen çocuklar yalnızca bu güzel ülkede yaşamaktadır, elbette çocuklar baş tacımız ve geleceğimizdir. Ama çocuklarımızdan da evvel gözbebeğimiz Milli İrade, tam bağımsızlık ve egemenliktir.

Ekonomiden sen temelta, siyasetten askerliğe, tarımdan sen temelyiye her alanda tam bağımsızlık Cumhuriyet’in temel öğelerindendir. Bunu ikinci plen temel atmak en basit manasıyla 23 Nisan ruhunu hafife almak ve tarihi sulandırarak saptırmak gayesidir.

Son olarak 23 Nisan 1920 ‘nin nerdeyse yüzüncü senesini kutlayacağımız bu yılda tüm milletimizin milli irade ve tam bağımsızlık ilkesi etrafında, Atatürk ve dava arkadaşlarının çizgisinde toplanmasının önemini vurgulamak gerekir ki dillendirilen tüm beka ve yaşam koşulları zorluklarının cevabı Atatürk ilkelerindedir. Bu ilkeler ilk günkü canlılık ve dinamikleriyle hayata geçirilirse zaten ortada sorun kalmayacaktır. Çünkü genç Türkiye Cumhuriyeti on yıl gibi kısa bir sürede dünyanın gözleri önünde bu mucizeyi hayata geçirmeyi başarmıştır.

Bu canlı ve değişmez örnekle diyoruz ki ;

23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı tüm Milletimize hayırlı, uğurlu ve kutlu olsun.

Bu tarihi yazan, milleti esaretten kurtaran, zaferler yaşatan, inkılaplarla karanlıkları aydınlatan, ezan seslerinin hür ve gür sesle okunmasına imkân sağlamayı başaran, İslam’ı yaban otlarından temizleyen Atatürk ve dava arkadaşlarına olan borcumuz ödenmekle bitmeyecek kadar büyüktür.

Tüm şehit ve gazilerimizin aziz hatıraları önünde saygı ile eğilir, tümüne minnet ve şükranlarımızı sunarız.

Bu bayram içte ve dışta bunca sorunla boğuşan ülkemize umulur ki bazı gerçekleri bir daha hatırlatır.
 

SuMBuL

Tam güldüğün yerde başlar şiirler... Yang❤️
bayan
Katılım
4 Ara 2020
Mesajlar
2,317
Tepkime puanı
4,592
Puanları
113
Konum
...
Cinsiyet
Kadın

İtibar Puanı:

Atatürk 23 Nisan

23-Nisan-YaklaC59FC4B1yor.jpg


23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramıdır. Eski adı ile ‘Milli Hâkimiyet’ Bayramı. Bu ismin seçilmesi elbette bir tesadüf değildir ve ilk TBMM’nin açılması, Milli hükümetin işbaşına gelmesi, toplumun temsilcilerinin meclis çatısı altında buluşması, tek kişinin yerine toplumun iradesinin egemen olması, toplumun çoğulcu ve eşitlikçi yönetimlerden yana olması gibi bir çok sebepten ötürüdür.

Tarih itibarıyla henüz saltanat ve halifelik kaldırılmamış, savaşlar neticelenmemiş, inkılaplar hayata geçirilmemiş ve daha bir çok güçlük ile boğuşulur vaziyettedir.

Bir yandan sarayın işgal güçleriyle işbirliği, bir yandan sayısız ayaklanmalar, bir yandan işgalcilerin haksız ve zulme varan ilerleyişleri, bir yandan ekonomik ve askeri yokluklar, bir yandan geri kalmışlık ve en mühimi de beyinlerdeki karanlıkların sürüp giderken Milli Mücadeleye 19 Mayıs 1919’da adım atan heyet-i Temsiliye yani Temsil Heyeti, toplumun iradesini savunmaktan ve seslendirmekten yoksun saraya (saltanata ve hemde halifeye) net bir mesaj vererek hem toplumun iradesini ortaya koymuş ve hem de Cumhuriyet’in ayak seslerini duyurmuştur.

O zamanların mesele ve problemlerini o zamanın içerisinde anlamaya çalışmak lazımdır ki az önce yüzeysel bir izahla durumun vehameti ve koşulların çetinliği arz edilmiş olsa da durum esasında çok daha vahimdir. Benzin parası olmayan, otel diye tahta zeminli köhne barakalarda, saman yataklar üstünde, mum ışığında, çoğunlukla telgraf hakkı engellenerek, modern zamanların bir çok kolaylık ve imkânından yoksun bir ekibin vermiş olduğu bu mücadele bütün dünya'ya emsal bir başarıdır.

Başarıdır çünkü öncelikle saltanatın tüm baskısına ve aleyhte kampanyalarına karşın sesini duyurabilmiş, haklı davasını başta yurt içerisinde olmak üzere ülke dışına dahi duyurabilmiş, saray ya da hilafet kaynaklı (işbirlikçilerin ve işgalcilerin) yanlış ve moral bozan açıklamalarından hem haberdar olunmuş ve hem de işlerin doğrusu halka ulaştırılabilmiştir.

Düşünülsün ki halifenin ‘Milli mücadeleye katılanları din dışı gösteren’ tebliğleri işgal güçlerinin uçaklarıyla atılmış, telgraf hatları keyfi olarak kesilmiş, birkaç gazete hariç tüm basın saraydan yana tavır takınmıştır.

Halk korku ve endişe içindedir, cehalet, yokluk, açlık ve işgalcilerin zulümlerine içteki çeteler yoğun destek vermektedir, henüz kurumsallaşamamış Milli cephe (Heyet-i Temsiliye) her ne kadar iyi niyetli olsa da istediği başarıyı yakalamaktan uzaktır.

Bu yüzden Anadolu ve özellikle Ege bölgesi köylerinde tam bir işgalci katliamı, özellikle doğu illerinde tam bir ermeni soykırımı yaşanmaktadır.

Mustafa Kemal, işte bu karanlık tablo içinde bir umut olarak, Samsun’dan itibaren bir güneş gibi doğmuştur. Önce bölgesel başlayan Müdafa-i Hukuk teşkilleri yaygınlaşarak nihayet 23 Nisan 1920’de tam manasıyla Anadolu ve Trakya’ya yayılabilmiş, Anadolu’daki bu Meclis Meclis-i Mebusan yerine toplumun sesi olabilmiştir.

Misak-ı Milli’nin kabulüyle beraber TBMM etrafında kenetlenen Anadolu toplumunın, inanç ve maneviyatı idarecilerin ve bilhassa Mustafa Kemal’in dik duruşu ve cesur-akıllı-isabetli kararlarıyla, şaşmaz öngörüleriyle, Millete güven veren tebliğleriyle gün geçtikçe yükselmiş ve bir moral kaynağı olmuştur. O kadar ki bu milli uyanışın simgesi durumundaki “İzmir Marşı” İngilizlerin emriyle yasaklanabilmiştir.

Akıllarda olsa da o tarihlerde henüz bilerek telaffuz edilmeyen Cumhuriyet’in hemde temeli durumundaki bu ilk meclisin açılışı da elbette kolay olmamıştır. Her vilayetten temsilciler seçilmiş, meclise gönderilmiş, çoğu yol parası için sürülerinden birkaç hayvan satmak mecburiyetinde kalmıştır.

Mustafa Kemal’in çalışma odasında dahi, meclis genel salonunda dahi aydınlatmanın mum ve kandillerle, gaz lambaları ile yapıldığı düşünülürse, her akşam değişik yerlerden gelen acı haberlerin yorumlanmasında, tedbir getirilmesinde ve duyurulmasındaki güçlük ta anlaşılacaktır.

Yurdun tüm vilayetlerinden gelen vekillerin oluşturmuş olduğu Meclisin vekil tasnifine bakıldığında da her birinin yöresinde söz sahibi ve nispeten tahsilli ama tamamına yakınının fakir olduğu da görülecektir. Az istisna dışında tamamına yakını ise vatanseverdir, namusludur ve davaya inanmış vaziyettedir.

Sonrası gelişmeler ise çok daha çetindir. Evvela yürütme heyetinin teşkili, sonra bu meclisin meşruluğunun kabul ettirilmesi, Milli ordunun bu meclis emrine alınması, vergi ve basının, haberleşme ve ulaşımın TBMM denetimine sokulması elbette kolay olmamıştır.

Aynı zamanda dış basında merak uyandıran bu durum içinde görüşmeye gelen dış basın temsilcilerinin bıyık altından gülmeleri, o tarih itibarıyla bu Meclis teşkilinin hedeflerinin hayalden ibaret olduğuna inanmalarından dolayıdır.

Cumhuriyet’in ilan edildiği, saltanat ve halifeliğin kaldırıldığı zamana kadar yaşananlar ise bu meclisin harika başarısının eseridir. Gelirden yoksun, silahı noksan, kurumsallaşmasını tamamlayamamış, yurt geneline aynı inancı yayamamış, çete ve zulümlerle, ayaklanmalarla mücadelesini tamamlayamamış bir hükümetin hemde bir karşı taarruza, ulusal seferberliğe hazırlanması da bir başka mucizedir.

Öte yandan Kuvayi Milliye ile düzenli ordu arasındaki anlaşmazlıkların da bir ve birlikte olma fikrini geciktirdiği ortadadır. Dahası milletin maneviyatına Kur’an ile nüfus etmek mecburiyetindeki din adamlarının Kur’an dışı ve dinin aksine yayınını yaptığı fetvalar İstiklal Harbi’ne hazırlanan bir milletin akılını karıştırmaktadır.

Neyse ki Kur’an ile konuşan din adamları da vardır ve bunlar karşı fetvalarla halka gerçeği anlatmakta başarılı olmuşlardır. Kuvayi Milliye başındaki bazı kimseler ise Meclisin tüm barışçı ve birleştirici yaklaşımlarına rağmen aykırılıklarını kişisel hırslardan dolayı sürdürmüş ve malesef sonuçta işgal güçlerine katılmak mecburiyetinde kalmışlardır.

Milli ve tek elden idare edilen mücadelenin ne kadar gerekli ve bu işin ne kadar isabetli olduğu ise gelişmeler birer birer yaşandıkça anlaşılmaya başlanmış ve 1923 senesine gelindiğinde hem kazanılan zaferler, hem de fikirlerdeki ortak paydalar neticesi, Saltanat’ın kaldırılmasına bir tek kişi itiraz dahi edememiştir. Keza sonradan hilafetin kaldırılması dahi bir takım yobazların beklediği karşı çıkmayı gerçekleştirmek bir yana bütünüyle tevazu ve anlayış ile karşılanmıştır.

Tüm bu sessiz susuşlar ise hak ve adaletin, akıl ve bilimin, doğru ve güzelin Milli Mücadele ekiplerince yerine getirildiğinin ispatıdır.

Tekrar edersek 23 Nisan 1920 cuma günü, öncelikle Cuma namazı, sonra mevlit, sonra kurban kesimi ve sonra dualarla açılan İlk Meclis, toplumun sevinç gösterileri, kalplerde umut selleriyle hayata geçmiş ve o gün Milletin iradesi, bir tek kişinin hâkimiyeti fikrine galip gelmiştir.

Kaldı ki bu tek kişi toplumun iradesine karşı olmakla ve işgalcilerle makamını korumak adına işbirliği yapmakla kalmamış, halife sıfatıyla halka köle, kul yaklaşımı sergilemiş ve daha da ileri giderek İslam’la bütünüyle ters olarak “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” lakabını çekinmeden kullen temelbilmiştir. Bu sıfatın baştan sona ve itirazsız bir şirk hususu olduğu ise din âlimlerince malumdur.

Nitekim salten temeltın kaldırılmasıyla beraber Yurtta duramayan Padişah ve sonra hilafetin kaldırılmasıyla halife çareyi ülke dışına kaçmakta bulmuş, toplumun iradesine boyun eğmek yerine kişisel egemenliklerini öne çıkarmaktan vazgeçmemiştir.

Bir yandan saray ve İslam’ı savunmak iddiasındayken bir yandan camileri Fransızlara satabilme cesaretini gösteren bu kimselerin Milleti ve Dini idare edemeyeceği de zaten ortadadır. Çünkü gerek İstanbul’da olmaları ve gerekse işgal altında bulunmaları sebebiyle bağımsız karar verme yetisinden de mahrum bu kimselerin – Mebusan Meclisi dahil – istenilen direnişi göstermeleri de zaten imkansızdır.

Ankara’nın Cumhuriyet Türkiye’sinin başkenti yapılması ve ilelebet bunun değiştirilemeyecek olmasının yasalaştırılmasının sebeplerinden biri de budur. Hem Anadolu’nun kalbi durumundaki hem de askeri anlamda işgalden uzak bir şehir olan Ankara’nın düşman çizmeleri ile çiğnenmesi demek zaten tüm yurdun işgal edilmesi manasına gelir ki bu sebeple stratejik olarak Ankara’nın başkent yapılmasında kesin bir isabet vardır.

Ankara’nın o tarihlerde geri kalmış, kolay bir kasaba mahiyetindeki görünümüne rağmen başkent olarak tercih edilmesi esasında çok büyük bir cesaret örneğidir fakat hemde Ankara Ahi Cumhuriyeti’nden başlayarak, tren ulaşım hatlarına kadar, bir çok dini tarikatın varlığına kadar karar isabetlidir ve zaman bunu ispat etmiştir.

Nitekim kısa süre içerisinde Ankara kendinden beklenen hizmeti verebilmiş, güvenliği sağlayabilmiş ve başkent olmanın haklı gururunu yaşamıştır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün sonsuzluğa intikalinden sonra cenazesinin bu topraklara emanet edilmesi de bu haklı gurur neticesidir.

23 Nisan 1920 tarihi daha sonraları öncelikle ‘Milli Hâkimiyet’ bayramı olarak kutlanmış, bu kutlamalar esnasında özellikle şehit çocukları ön plen temel çıkartılmıştır. Sonraları Latife hanımın da çabalarıyla Çocuk Esirgeme Kurumunun bir yardım toplama günü (ve balosu) halini alan bu 23 Nisan kutlamalarında çocuk öğesinin ön plen temel çıkması sonraki senelerde Milli Hâkimiyet ve Çocuk Bayramı adını almasına sebep olmuştur. Nitekim halen bayram hem egemenlik ve hem de çocuk başlıklarında kutlanmaktadır.

Konuya yalnızca bir çocuk bayramı olarak bakmak bu sebeple yanlıştır. Çünkü en temel ve ilk tema çocuktan da evvel ‘HAKİMİYET’ temasıdır ki bu tema millidir. Tam bağımsızlık ve milli egemenlik için yola çıkan Ulusal iradenin kalesi durumundaki Meclisin gayret ve teşebbüsleri hep bu iki dava uğrunadır.

Çocuklarla ilişkilendiren bayram fikrindeki isabet ise çok yönlüdür ve öncelikle şehit çocuklarına sahip çıkmak parolasıyla başlayan bu bağ sonradan tüm çocukları kapsamış, Cumhuriyet gençliğe emanet edilirken, yarının gençleri durumundaki çocuklar ise unutulmamıştır.

23 Nisan’ın adındaki milli mesaj ise şudur; Türkiye Cumhuriyeti, tüm teşkil ve fertleriyle tüm yasa ve kurumlarıyla milli egemenlik, ulusal tam bağımsızlık ve yalnızca toplumun iradesi temelleri üstünde yaşamaya devam edecektir. Yarınlar gençliğe ve çocuklara emanettir. Umut ve zafer dolu mazimizin en şanlı günlerinden olan 23 Nisan yalnızca bir meclis açılışı değil Millet iradesinin hayata geçirilmesidir.

Meclisin ilk zaman duvarlarında yazmakta olan yazı bir çok okuyucu tarafından malum değildir. O duvarlarda Hakimiyet Milletindir ifadesinden de önce yazılı olan şey Hakimiyet ve Hükmün yalnızca Allah’ta olduğuna dairdir ki iki ifade de aynı men temelya çıksa da, önceki ifade laiklik ilkesinden önceki ibaredir.

Laiklik ilkesi en temelyasamıza bir madde olarak girene dek ülkenin laik yönetiminden söz etmek elbette imkânsızdır. Laiklik ile kast edilenler kısmen ilk meclis tarafından yerine getirilmeye çalışılmışsa da asıl yasalaşma çok sonraları yapılmıştır. Bu yasalaşma ise Meclisin ve Cumhuriyet’in bekası için elzemdir ve bugünlerin refah Türkiye’sinin temeli durumundaki Atatürk ilkelerinin belki de en mühim ilkesi Laiklik kavramıdır.

Şimdilerde laikliği dinsizlik saymakta tereddüt etmeyenler şunu hatırlamalıdır ki ilkenin yasalaştığı zaman aralığında meclisteki din adamlarının sayısı, bu günkü meclis içerisindeki din kaynaklı ya da temelli vekil sayısından çok daha fazladır. Onlarca uygun görülen ve dinsizlik olarak nitelendirilmeyen durumun aradan 100 yıl geçtikten sonra dine aykırı gibi gösterilmek istenmesi zaten komediden ibaret, mesnetsiz bir gayedir.

Mühim olan Meclisin ifade ettiği men temel ve maneviyattır.

İlk Meclisin köhne bir binada vekilleri bir araya getirerek Anadolu toplumunın sesi olmaya gayret etmesi yalnızca Salten temelta bir başkaldırı olmakla tercüme edilemez. Bu başkaldırı hemde ve aslen toplumun sesi olmakla, bağımsızlık ve egemenliği sonuna dek savunmaya hazır ve istekli olunduğunu izahla açıklanmak zorundadır.

Başlangıçta salten temelta karşı gösterilen dik duruşun hilafet için gösterilmemiş olmasındaki en temel sebep ise an itibarıyla önceliklendirme ve toplumumuzun hazırlanması, başarılacak işlerin tamamlanması sürecine bağlı bir ötelemeden ibarettir. Yoksa Milli Mücadele dava insanlarının hilafet ile alakalı karar ve dilekleri sonradan gerçekleşmiş değildir. Olan yalnızca hilafetin kaldırılmasını ertelemek ve önce Milli hususlarda başarı kazanmaya odaklanmaktır.

Bu sebeple 23 Nisan’ı “Çocuk bayramı” diye algılamak oldukça yanlıştır. Bu bayram aslen “MİLLİ HAKİMİYET” bayramıdır ve öyle de kalacaktır.

Milli egemenlik temasını 23 Nisan’dan silmeye çalışmak ve olayı yalnızca Çocuk Bayramına çevirmek ilk Meclisin maneviyat ve mevcudiyetine saygısızlıktır.

Bu husus dikkat edilmeli ve kutlamalar bu doğrultuda yapılmalıdır.

Elbette çocuklarımız her şeyin en güzeline layıktır. Elbette Atatürk çocukları geleceğin güvencesidir. Elbette dünyada kendine bayram armağan edilen çocuklar yalnızca bu güzel ülkede yaşamaktadır, elbette çocuklar baş tacımız ve geleceğimizdir. Ama çocuklarımızdan da evvel gözbebeğimiz Milli İrade, tam bağımsızlık ve egemenliktir.

Ekonomiden sen temelta, siyasetten askerliğe, tarımdan sen temelyiye her alanda tam bağımsızlık Cumhuriyet’in temel öğelerindendir. Bunu ikinci plen temel atmak en basit manasıyla 23 Nisan ruhunu hafife almak ve tarihi sulandırarak saptırmak gayesidir.

Son olarak 23 Nisan 1920 ‘nin nerdeyse yüzüncü senesini kutlayacağımız bu yılda tüm milletimizin milli irade ve tam bağımsızlık ilkesi etrafında, Atatürk ve dava arkadaşlarının çizgisinde toplanmasının önemini vurgulamak gerekir ki dillendirilen tüm beka ve yaşam koşulları zorluklarının cevabı Atatürk ilkelerindedir. Bu ilkeler ilk günkü canlılık ve dinamikleriyle hayata geçirilirse zaten ortada sorun kalmayacaktır. Çünkü genç Türkiye Cumhuriyeti on yıl gibi kısa bir sürede dünyanın gözleri önünde bu mucizeyi hayata geçirmeyi başarmıştır.

Bu canlı ve değişmez örnekle diyoruz ki ;

23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı tüm Milletimize hayırlı, uğurlu ve kutlu olsun.

Bu tarihi yazan, milleti esaretten kurtaran, zaferler yaşatan, inkılaplarla karanlıkları aydınlatan, ezan seslerinin hür ve gür sesle okunmasına imkân sağlamayı başaran, İslam’ı yaban otlarından temizleyen Atatürk ve dava arkadaşlarına olan borcumuz ödenmekle bitmeyecek kadar büyüktür.

Tüm şehit ve gazilerimizin aziz hatıraları önünde saygı ile eğilir, tümüne minnet ve şükranlarımızı sunarız.

Bu bayram içte ve dışta bunca sorunla boğuşan ülkemize umulur ki bazı gerçekleri bir daha hatırlatır.
paylaşım için çok teşekkür ederim @Han 😊
 
  • Beğen
Tepkiler: Han
Tüm sayfalar yüklendi.

Konuyu Görüntüleyen Kullanıcılar (Toplam:0)